Dün 11 Eylül’dü. Milli Kurtuluş Savaşımızda gerçekleştirilen irili ufaklı 29 Kongre içinde ülkenin tamamını ilgilendiren kararların alındığı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün deyimiyle “Cumhuriyetin temellerinin atıldığı” ve “CHP’nin birinci kongresinin de yapıldığı” Sivas kongresinin kapanışının 90.Yıldönümü. Herkesin ilkokuldan beri bildiğinin tersine Kurtuluş Savaşımız boyunca sadece iki kongre (Erzurum ve Sivas Kongreleri) gerçekleştirilmedi. Büyük hukukçu, rahmetli Bülent Tanör’ün “Türkiye’de Kongreler İktidarı 1918 –
1 – Yurttaki bütün direniş cemiyetleri Anadolu ve Rumeli Müdafa – i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirilecekler. (Bu cemiyet zaferden sonra yeni Türk Devleti’nin ilk siyasi partisine döünüşen CHP’den başkası değildir.)
2- Erzurum Kongresi’nde sadece Doğu Anadolu’yu temsil etmekle görevli olarak kurulan Temsil Heyeti, bütün yurdu temsil edecek şekilde yeniden düzenlenecektir. (Bu heyet TBMM kuruluna
kadar fiilen TBMM’nin görevlerini üstlenmiştir.)
3 – Manda ve himaye hiçbir şekilde kabul edilemez (Manda; kelime anlamı itibariyle “kendi kendini yönetmekten aciz bir ülkenin vatandaşlarının kendi kendini yönetme ehliyeti kazanana kadar başka bir devletin – ki burada İngiltere ve ABD gibi büyük devletler kastediliyor- vesayeti altına girmeleri demektir.)
4 – Milli menfaatlere aykırı olmamak kaydıyla İstanbul Hükümeti ile temas kurulabilir.
Vatansever aydınların da önemli katkılarının olduğu bu kararlar kolay alınmadı. aKongre toplanmadan önce ve toplantı halindeyken aralarında Halide Edip Adıvar gibi önemli ve az sayıda hanım aydınımızın da bulunduğu bir takım aydınlar (münevverler) özellikle ABD mandasının taraftarı idiler. Kara Vasıf Bey gibi İttihat ve Terakki Partisi’nin önde gelenlerinden biri de “mali durumumuz istiklal sahibi olmaya müsait değil” diyerek tam bağımsız bir ülke için mücadele etme fikrine karşı çıkmaktaydılar. Eşraf, asker, din adamı, esnaf gibi katmanlar ve vatansever aydınlar Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde “Ya Bağımsızlık, Ya Ölüm” diyerek mücadele etme fikrindeyken halka ilericilik bağlamında öncü olması gereken bazı aydınların esaret anlamındaki mandayı savunmaları çok ilginç değil mi?
Olayın günümüzle ilişkisini kurarsak günümüz aydınlarının en azından bir bölümü de “tam bağımsızlık, milli egemenlik, ülkenin bütünlüğü” gibi kavramları reddettikleri, bu düşünceleri savunanları çağdışı kalmakla, dinazorlukla suçladıkları görülmektedir. 1919’da ABD mandasını savunan aydınlar vardı, 2009’da AB’nin himayesini savunan aydınlar var. 1919’da ABD’ci, İngilizci, Türk olmak dışında her şeyi olmaktan gurur duyan işbirlikçi “mütareke” basını vardı, 2009’da da AB’nin Türkiye’nin içişlerine karışmasını can – ı gönülden isteyen, millici – ulusalcı – askeri bürokrasi düşmanı “müzakere” basınımız var. Eskiden “Evropa” görmüş münevverlerimiz vardı, bugün AB’ci, küreselleşmeci, anti – Kemalist “aydınlarımız” var. Peki ne menem bir şey bu aydın?
Aydın, kelime anlamıyla “ışık saçan, çevresini aydınlatan” kişi anlamında kullanılan bir sözcük olup eski dildeki karşılığı “münevver”dir. Günümüzde bu kelime “okuyup yazmış, mürekkep yalamış, ülke ve dünya sorunlarıyla ilgili, bu konularda kafa yoran, kamuoyu tarafından bir şekilde tanınan, tercihen ülke çapında yayın yapan bir gazetede köşe, yada televizyonda program sahibi olan kişi” anlamında kullanılmaktadır. Peki aydınların bir ülkede işlevi nedir, ne olmalıdır? Özellikle “küreselleşme” adı altında “Anglo – Sakson Amerikan Kültürü ve Yaşam Tarzı”nın tüm dünyaya bir biçimde dayatıldığı ortamda, özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan (azgelişmişin kibarcası) ülkelerde aydınların içinde yaşadıkları ulusun öz kimliği, kültürü, yaşam tarzı ve (şu günlerde modası geçmiş sayılan) tam bağımsız olma hakkı konularında gösterdikleri tavır acaba nedir? Gerçekten incelenmeye değer bir konu. Bu konu hakkında naçizane düşüncelerimizi şu şekilde özetleyebiliriz:
Rahmetli Atilla İlhan’ın tabiriyle “aydın ihaneti”yle karşı kaşıya bulunan ülkemizde yazık ki “TÜRKLÜĞÜN NOSTALJİ, İSLAMIN TERÖR”le eş değer tutulduğu, insanların kafalarının propaganda ve yanlış bilgilendirme (dezenformasyon) bombardımanıyla bulandırıldığı tarihi bir virajdan geçiyoruz. Bu noktada kendi kendimize aydınlarımızın bazılarının reddettikleri bazı kavramların içeriklerini sormak durumunda kalıyoruz:
Millet kimdir? Milliyet nedir? Ulusal kültür nedir? Önce vatan mı, önce dünya mı? Ulusal olmadan evrensel olarak yaşanabilir mi? Vs.
Elbette herkesin bu konularda kendi özgün düşünceleri vardır. Yalnız herkes şunu takdir edecektir ki: İnsan tek başına et kemikten ibaret bir varlık değildir. İnsan Yüce Yaratıcının “Eşref-i Mahlukat” (Yaratılanların en şereflisi) olarak diğer canlılardan farklı yartattığı, düşünen, konuşan, paylaşan, üreten bir varlıktır. Ayrıca insan (birey) tek başına insan değildir. İnsan sosyal (topluma ait, toplu halde yaşayan) bir varlıktır. Bizler bireylerin hep birlikte toplum içinde, toplumla beraber ürettiği ve paylaştığı değerlerin tamamına KÜLTÜR diyoruz. Konuştuğumuz dil, yediğimiz yemek, içtiğimiz su, aşık olduğumuz insan, uğruna öleceğimiz ailemiz, doğup büyüdüğümüz evimiz, şehrimiz, alış veriş yaptığımız insanlar, sevdiklerimiz ve hatta kızdıklarımız. Kısaca 7 gün 24 saat boyunca paylaştığımız her şeyimiz. Kültür budur. Kültür insanlara ve toplumlara “özgünlük” özelliği katan kavramdır. Bireylere bir gruba ait olma, kimlik kazanma şuuru verir. Kültürsüz insan olamayacağına göre, kimliksiz, aidiyetsiz insan da olamaz. Dolayısıyla herhangi bir topluluğa, dolayısıyla toplumların en yüksek kültür düzeyine erişmiş hali olan millete ve o milletin örgütlü hali olan devletin yönetimine tabi olmayan insan düşünülemez.
İŞTE BEYLER HANIMLAR, BU ORTAK, BİZE KİMLİK KAZANDIRAN KÜLTÜRÜN PAYLAŞILDIĞI TOPRAĞA VATAN, PAYLAŞAN KİŞİLERE DE MİLLET DİYORUZ. BAYRAK DA BU İKİSİNİN ORTAK SİMGESİDİR. Eğer paylaştıklarımız, duygularımız, bizi biz yapan değerler üzerinde yetişmese ve temsil edilmese vatanın kuru bir toprak parçasından, bayrağın da toz bezinden bir farkı kalmaz. İnsan önce kendi özgün kültürüne, değerlerine sahip çıkar, ondan sonra özünü kaybetmeden evrenselleşir. Tersi tabiatıyla mümkün değildir.
Son 30 yılda Türkiye’de yetişen aydın tipine dikkatinizi çekerim. Ortalama Türk insanının değerlerine yabancı, Türkiye’de fırında satılan ekmeğin fiyatından habersiz, ancak Paris’te bilmem hangi kafe veya meyhanede hangi neskafe ya da şarabın daha lezzetli olduğunu bilen, ekonomi, siyaset, edebiyat, mimari, moda, çevre, hava kirliliği...velhasıl her konuda çok şey bildiğni zanneden ama gerçekte bir şey bilmeyen, Türk olmayanların bir iltifatına bu milletin bin yıllık değerlerini satan, mensup oldukları bu millete yabancı, kökü dışarda ideoloji ve fikirlere bu millet prim vermediği için milleti aşağılayan, hor gören ve hatta utanmadan, sıkılmadan ona hakaret edip ilave olarak iftira atan komprador (işbirlikçi) bir entel-aydın kesimi bu memlekette mevcut. Bu “entel-aydın” (!) uleması tarafından yükselen değerler borsasında “ulusalcılığın” taban yapan bir kağıt, AB’nin aferininin “in”, ulusal değerlerin “out” sayıldığı, bir dönemden geçiyoruz. Aslında bu aydın tipi ve onların ortaya attığı düşünceler yeni ve matah bir şey değil. Bunlar 4 – 11 Eylül 1919’da Sivas Kongresi’nde İngiliz ve Amerikan Mandası’nı savunanların, İşgal altındaki İstanbul’da faaliyet gösteren mütareke basınının bugünkü bilinçaltıdır. O dönemde “istiklal, milli hakimiyet” diye ortaya çıkanlara aynen bugün olduğu gibi “medeniyet düşmanları” damgası vuranlarda onlardı. Bugünkü “aydın”lar ve “müzakere” basını, o gün yaşayan “münevver”ler ve “mütareke” basınının torunlarıdır. Aralarındaki DNA uyumu akrabalıklarını çok güzel belli ediyor (!).
Burada bir noktanın altını çizmemiz gerekiyor:
Muhalif olmak bir aydının hakkıdır hatta bir ölçüde görevidir. Aydın ya da sanatçı konuştuklarında elbette özgür olmalıdır. Ancak bu onun aklına geldiği gibi her konuda gelişigüzel konuşmasını, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmasını gerektirmez. Muhaliflik rasyonel (akılcı) bir altyapıyı gerektirir. İfadenin özgürlük alanı kadar sorumluluk içerdiğini unutmamalıdır. Yoksa sadece karşı çıkan, yeni değerler üretemeyen asi konumuna düşersiniz.
Fıkrayı bilirsiniz. Oduncu ormana gitmiş. Yaşlı bir çınarı gövdesinden baltayla kesmeye başlamış. Yaşlı çınar başlamış ağlamaya. Oduncu çınarın bu haline üzülmüş ama evde ekmek bekliyorlar. Çınara:
-Kusura bakma, seni kesmek istemezdim ama çoluğun çocuğun rıskı ne yapayım? Demiş. Bunun üzerine çınar:
-Beni kesmene ağlamıyorum.
ELİNDEKİ BALTANIN SAPI BENDENDİR ONA YANARIM.
Özetleyecek olursak günümüzde ortalama Türk aydınının pek çoğu, ister sağdan, isterse soldan, muhalif olmak, küreselleşmeci olmak, enternasyonal olmak adına “bizi biz yapan değerleri” çiğnemekte, bu ülkenin insanı ile, dolayısıyla kendi öz değerleri ile çatışmaktalar. Olumlu anlamda muhalif olacakken, olumsuz anlamda hain konumuna düşüyorlar. Gerçekten çok yazık. Ancak burada vatansever aydınlarımızın hakkını kesinlikle vermemiz lazım. Onlar aynen Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa’ya “eğer mandayı ve esareti savunursan seninle de savaşırız” diyecek kadar yürekli olan Tıbbiyeli Hikmet Boran (Ünlü sunucumuz Orhan Boran’ın babası) gibi yiğit, halka cesaret verip çağdaş uygarlık yolunda öncülük eden ve edecek olan toplumumuzun gerçek ışık kaynaklarıdır ve başımızın tacıdır. Onlar ülkemizin kuruluş ateşini yakıp, kurtuluş yolunu aydınlatanlardır. Onlar aynen Mustafa Kemal Paşa’nın Hikmet Boran’a cevaben “işte benim istediğim Türk genci budur” dediği cesur yürekleridir. Onlar hiçbir menfaatleri olmadan doğruyu, sadece doğruyu söyleyen köyün gerçek delileridir J. Onların önlerinde bir kere daha saygıyla eğiliyoruz.
Sivas Kongresi’nde halkın vatansever katmanlarıyla cumhuriyetin temelleri atılmış, tam bağımsız bir ülkede eşit vatandaşlar olarak yaşamak, milletler camiasında da mütekabiliyet (karşılıklılık) esasına göre şerefli yaşamak hedeflenmişti. O günden bu yana 90 yıl geçti. Her ne kadar bazı aydınlar için modası geçmiş olsa da, Sivas’ta yakılan bağımsızlık ateşi bugün bizlerin hala içimizi ısıtıyor. En son umutlar ölürmüş. Her ne kadar hain kontenjanı geniş olsa da uğruna her şeyini feda edebilecek insanlar var oldukça bu milletin sırtı yere gelmeyecektir. Son olarak bu milletin değerleriyle kavgalı aydınlara (!) naçizane tavsiyem o dur ki 1919 Ağustos’unda Amerikan Mandası’nı savunan ama daha sonra doğruyu görüp nedamet getiren ve Atatürk’ün yanında Kurtuluş Savaşı boyunca cephede görev alan ve çavuşluğa kadar yükselen Halide Edip Adıvar’ın dönüşümünü dikkatli bir şekilde incelesinler. Onlar için de, bu millet için de böylesi daha hayırlı olacaktır. SERVAN ÖNCEL



